Er-Risaletü’l-Ledüniyye (İlmi Ledün Risalesi) İmam Gazali

ERRİSALETÜLLEDÜNİYYE- İLMİ LEDÜN RİSALESİ

İMAMI GAZALİ

 

 

BU RİSALE

İmamı gazali hazretlerine ait, risalei ledüniyye isimli hacmi küçük fakat muhtevası çok büyük olan bu risaleyi okumayı bitirdiğimizde, tercümesinin yapılmasının da faideli olacağını düşündük.

Erbabı ilmin müsamahasına sığınarak yapılan bu tercüme, maksadı aşmasın diye Bila ziyadetin vela noksan kelimesi kelimesine Arapça metnine sadık kalınarak yapılmış olup daha ziyade ilim talebesinin istifadesi düşünüldüğünden fazlaca izahata ve tafsilata ihtiyaç görülmemiştir.

Lakin her okuyanın istifade ede bilmesi için tercümenin sonuna ilmi ıstılah ve tabirleri açıklayan bir ilave yapılmıştır.

Risalenin orijinalinde ayeti kerimelerin ve hadisi şeriflerin numaraları olmayıp dikkat ile ayeti kerimelerin süre ve numaraları yazılmış, hadisi şeriflerin me’hazları da araştırılarak gösterilmiştir.

Çok detaya girmeden bölümlerin fihristi de eklenmiştir.

Ayrıca karşılaştırmak isteyenler için risalenin Arapça metnide ilave edilmiştir.

Gayret kuldan irşad ve muvaffakiyet ancak Allah Teâlâ’dandır.

 

 

 

 

MÜTERCİM

ERGÜN TELİS

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAKDİM

Maddenin ve eşyanın bağımlılık oluşturduğu,

Müslümanların ve hatta erbabı ilmin birçoğunun dahi dünyevileştiği,

Kimilerinin şan, şöhret, kimilerinin de dünyevi arzularıyla meşgul olduğu,

Kadın erkek ayırımı olmaksızın mütedeyyin görünümlü Müslümanların lüks ve israfta yarıştığı,

Eşyanın markalarına tiryaki gibi bağımlı hale geldiği,

Ümmetin ümit bağladığı hafızların, imam hatip ve ilahiyat talebelerinin ve din hizmeti yaptıklarını iddia edenlerin birçoğunun azgınlıkları, en hafifiyle sigara, internet ve envaı çeşit oyunların bağımlısı haline geldiği,

Allahın memuru,

Resulüllahın memuru,

kitabullahın memuru,

Dini celili islamın memuru olmak yerine menfaatin, şan, şöhret, makam ve mevkiinin, hevai hevesin memuru olmak istedikleri,

hameleikur’an,

Hademeihayrat,

ilai kelimetillah ve şeriatıgarraiahmediyyeye hizmetkâr olmak gibi ulvi gaye ve hedeflerin kalmadığı veya yok denecek kadar azaldığı,

Müslümanlar arasında ahiret düşüncesinin,

Takvanın,

Ahlakı hamidenin,

İslami ve insani nezaketin ihmal edildiği,

hukullah ve hukuku ibadın gıybet, nemmamlık, iftira ve bühtan ile çiğnendiği,

Şeytana bile ters pabuç giydirecek kadar envaı şeşit tuzak ve entrikaların yapıldığı,

Dünyevi menfaat, makam, mevki, şan ve şöhretlerini devam ettire bilmek adına, emme basma tulumba gibi eğriye de doğruya da boyun eğerek dilsiz şeytan olmayı göze alanların çoğaldığı,

Ahir zaman fitnesinin had safhaya ulaştığı,

Kimilerin kendi nefsini ve Hevasını ilah edindiği,

Kimilerinde başkanını, reisini, liderini, abisini ve şeyhini rab ve erbap haline getirip Allah Teâlâ’nın ayetlerine, ahadisi nebeviyyeye, ehlisünnet itikadına, şeriat garrai ahmediyyeye muhalif hal, söz ve görüşlerine rağmen kayıtsız, şartsız teslimiyet ve itaat dalaletine düştükleri ve edillei şer’iyyeyi ki kitap, sünnet, icmaıümmet, kıyasıfukahayı rafa kaldırdıkları,

Dinine, diyanetine, emanetlere riayetine, dürüstlüğüne ve dostluğuna itimat edilecek ve örnek alınacak şahısların nerede ise yok denecek kadar azaldığı,

Ancak her devirde olduğu gibi resulü Ekrem efendimizin, ashabı kiram aleyhimürrıdvan ve eimmeimüctehidin rahmetullahi aleyhim ecmain ve selefi salihin efendilerimizin yoluna sımsıkı sarılıp yapışmaktan başka çarenin olmadığı günümüzde,

İmamı gazali hazretlerinin kendi ifadesi ile “HAK VE DOĞRU ŞAHISLAR İLE BİLİNMEZ. BİLAKİS HAK VE DOĞRU BİLİNİR VE HAKKA TABİ OLAN HAK EHLİDE BİLİNMİŞ OLUR. ZİRA ŞAHISLAR HATA EDEBİLİRLER.

İmamı malik hazretleride: ”ÜMMETİN EVVELİ HANGİ USUL İLE DÜZELMİŞ İSE ÜMMETİN AHİRİDE AYNİ USUL İLE DÜZELİR” buyurmuşlardır.

Bu nedenle bizim için selefi salihin çok önemlidir. Zira bin sene ye yakındır bir gazali yetişemedi.

Sebebi yukarıda anlatılan bağımlılıklarımızdır.

İşte selefi salihinden itikat, ahlak ve ilimde en güzel örnek ve rehber olan Huccetülislam imamı gazali hazretlerinin hacmi küçük fakat muhtevası çok büyük olan”errisaletülledüniyye”isimli bu eser, herkesin ilim tahsiline başladığım ilk zamanlarda elime geçseydi, tahsilime imamı gazali hazretlerinin gösterdiği yolda ve anlattığı tarzda devam etseydim diye hayıflanacağı,

Okuyanların bilhassa ilme sevdalı talebelerin büyük ölçüde istifade edecekleri çok önemli bir eserdir.

İmamı gazali hazretlerinin işaret buyurduğu usule riayet eden ilim erbabının istikbalde birer gazali olmaları için hatta daha fazlası için bir mani olmayıp maddi bağımlılıklardan kurtulup Allah Teâlâ’ya yönelmek ve nefsi, mutmainne haline getirip cenabı hakkın hitabına muhatap kılmak kâfidir.

Bu nedenle büyük hedef ve gayeleri olan ilim talebelerine şiddetle ihtiyaç vardır. Zira “uluvvühimmet Muktazai imandandır ”sözü ile Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri ulvi şeyleri hedeflememizi imamı rabbani müceddidi elfisani ahmedi farukiyyisserhendi hazretleride “düşünceleriniz, ufkunuz, plan ve programlarınız, gaye ve hedefleriniz büyük olsun ”sözleriyle istikbale yönelik ulvi planlar yapmamızı işaret etmektedir.

Allah Teâlâ’da “sakınha gevşemeyin, hüzünlenmeyin, kuvvei maneviyyenizi bozmayın.

Eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” Ali İmran süresi ayet;139

Ayetiyle her yönden Âla ve üstün olmamızı emir buyurmaktadır.

Bu risalenin basılmasına vesile olduğu için ahmed taşçı ağabeyimize müteşekkiriz.

Gayret kuldan, muvaffakiyet ancak Allah Teâlâ’dandır.

 

ERGÜN TELİS

 

 

FİHRİST

(BİRİNCİ FASIL)

İLİM————————————————————————————————————————–

MALUM———————————————————————————————————————

İLMİN EN ŞEREFLİSİ OLAN TEVHİD İLMİ——————————————————————————

(İKİNCİ FASIL)

NEFSİ NATIKAİ MUTMAİNNE——————————————————————————————–

RUHU İNSANİ—————————————————————————————————————-

RUHU MUTMAİNNE ALLAH TEALANIN EMRİNDEDİR ————————————————————–

(ÜÇÜNCÜ FASIL)

AKLİ İLİM———————————————————————————————————————-

ŞER’İ İLİM———————————————————————————————————————

TEVHİD İLMİNDEN MAKSAT———————————————————————————————

TEFSİR İLMİ——————————————————————————————————————

AYETLERİN ZAHİRİ VE BATİNİ MANALARI—————————————————————————

MÜFESSİRİN VASIFLARI ————————————————————————————————-

HADİS İLMİ—————————————————————————————————————–

LUGAT İLMİNİN ÖNEMİ————————————————————————————————-

NAHİV İLMİNİN ÖNEMİ————————————————————————————————-

SARF İLMİNİN ÖNEMİ—————————————————————————————————

ŞİİRLERİN MANALARINI BİLMENİN ÖNEMİ————————————————————————

HUKUKULLAH ALLAH TEALANIN HAKLARI————————————————————————-

HUKUKUL İBAD KULLARIN HAKLARI——————————————————————————–

AHLAK İLMİ—————————————————————————————————————

AKLİ İLMİN ÜÇ MERTEBESİ——————————————————————————————-

İLİMLERİN TAHSİL YOLLARI——————————————————————————————

İNSANİ TAALLÜM——————————————————————————————————

RABBANİ TAALLÜM—————————————————————————————————

TEFEKKÜR—————————————————————————————————————

VAHİY——————————————————————————————————————–

İLHAM——————————————————————————————————————-

LEDÜN İLMİ—————————————————————————————————————

HAZRETİ ALİ EFENDİMİZİN İLMİ————————————————————————————-

NEFSE ARIZ OLAN HASTALIKLAR————————————————————————————

NİSYAN VE MAHVİN FARKI——————————————————————————————-

LEDÜN İLMİNİN HAKİKATİ VE LÜZUMU—————————————————————————

 

ERRİSALETÜLLEDÜNİYYE LİLGAZALİ

İLMİ LEDÜN RİSALESİ

Hamd ve şükür, velayet nuruyla havas mertebesindeki kullarının kalplerini tezyin edip süsleyen ve hüsnü inayetiyle onların ruhlarını terbiye eden vede dirayet miftah ve anahtarıyla arif olan âlimlere tevhid kapısını açan Allah Teâlâ’ya mahsustur.

Davet ve riayet sahibi, bütün mürselin ve peygamberlerin seyyidi ve efendisi olan,

Ümmete hidayet yolunu gösteren, efendimiz Muhammed aleyhisselama ve onun haremi himayesinde sakin olan aline ve ashabına Salatü selam ederim.

Malum olsun ki, dostlarımdan biri,

Bazı âlimlerin, ledün ilmi, okuyarak elde edilen ulumu müktesbeden daha kuvvetli ve daha muhkem ve daha sağlamdır. Diyen ve tarikat ehlinin nemalanıp bereketlendiği, havas mertebesindeki sofilerin itimat ettiği, gayb ilmini ve ledün ilmini inkâr ettiğini,

Ayni zamanda bazı âlimlerin ben sofilerin bu ilmini tasavvur edemiyorum.

Âlemde hiçbir kimsenin kesp ve taallüm olmaksızın, bir hocadan okumadan birisinden öğrenmeden, fikir ve tefekkür ile düşünerek, ilham ile elde edilecek hakiki bir ilim hakkında konuşacağını, onu kabul edeceğini zan etmiyorum. Dediğini anlattı.

Bende; bu iddiada bulunan kimse, sanki ilmi tahsil yollarına vakıf olamamış,

Ayni zamanda nefsi insaniyyeyi ve sıfatlarını,

Nefsi insaniyyenin, melekût ve gayb eserlerini kabul keyfiyetini ve şeklini bilmiyor dedim.

Bunu anlatan arkadaşım, evet ledün ilmini inkâr eden o âlim,

İlim, sadece fıkıh, tefsir, akaid ve kelamdır. Bunların haricinde ilim yoktur.

Bu ilimlerde ancak bir hocadan okuyarak, öğrenerek tahsil edilir diyor” dedi.

 

Bende dedim ki; ”evet kur’anı kerim bütün eşyayı kapsayan bir bahrı muhittir, okyanustur.

Lakin Kur’anı kerimin bütün manası ve hakiki tefsiri, insanlar arasında meşhur olan kitaplarda anlatılamamıştır.

Bilakis tefsir, ledün ilmini inkâr eden o âlimin bildiğinden başkadır ”deyince

Bunları bana anlatan dostum, “bu iddiada bulunan adam, tefsir denilince kuşayrinin, salebinin ve maverdinin tefsirlerini ve diğer maruf ve bilinen tefsirleri kabul edip başka tefsirleri kabul etmiyor dedi.

Bende; ledün ilmini inkâr eden o kimse, hak ve doğru yoldan uzaklaşmıştır. Çünkü sülemi, tefsirinde tahkike dayanan muhakkiklerin sözlerinden öyle şeyler toplayıp yazdı ki, o sözler diğer tefsir kitaplarında Anlatılmamıştır.

İlimi; sadece fıkıh, kelam ve zikr edilen tefsirlerden ibaret sayan, ledün ilmini inkâr eden bu adam sanki

İlmin kısımlarını,

İlmin tafsilatını,

İlmin mertebelerini,

İlmin hakikatlerini,

İlmin zahirini,

İlmin batınını bilmiyor.

Cahil kimsenin bilmediği şeyleri inkâr etmesi bilinen bir geçektir.

Bu iddiada bulunan adam, hakikat şerbetini içmemiş ve ledün ilmine vakıf ve muttali olmamış ki,

Vakıf ve muttali olmadığı ledün ilmini nasıl ikrar edip etsin?

O adamın, işin hakikatini bilmeden tahmin ve taklit ile ikrar etmesine de razı olmam ”dedim.

Böyle söyleyince; dostum ”öyle ise ilmin mertebelerini ve ledün ilmini ispat etmenizi ve tafsilatıyla anlatmanızı istiyorum”ded.

Bende; ”ledün ilminin anlatılması çok zordur. Lakin hal ve durumumun icabı ve iktizası, vaktimin elverdiği ve hatırıma geldiği kadarıyla bir başlangıç yapayım dedim”

Sözüde çok uzatmak istemem.

Çünkü sözün en hayırlısı az olup anlaşılanıdır. Deyip Allah Teâlâ’dan inayet, yardım ve muvaffakıyet istedim.

Böylece dostumun arzusunu yerine getirdim.

 

(BİRİNCİ FASIL)

İLİM:

Bilmiş ol ki ilim; nefsi natıkai mutmainnenin, mutmainne mertebesine erişmiş olan insan nefsinin, müfret ve yalın olması halinde,

a’yanıyla,

Keyfiyetleriyle,

Kemiyetleriyle,

Cevherleriyle ve zatlarıyla, maddeden mücerret ve soyulmuş ve yalın olan suretleriyle eşyanın hakikatlerini tasavvur etmesidir.

ÂLİM:

Âlim: eşyanın hakikatlerini ihata edip kapsayan ve idrak eden, anlayan ve tasavvur eden, düşüne bilen kimsedir.

MALUM:

Malum ise insan nefsinde nakş olunan şeyin zatıdır, kendisidir.

İlmin şerefi malumun, bilinen şeyin şerefi miktarıncadır.

Âlimin rütbeside ilmin rütbesi miktarıncadır.

Hiç şüphe yoktur ki malumatın en faziletlisi,

En üstünü,

En yücesi,

En şereflisi,

En büyüğü, vahid, sanii ve mübdii olan, tek ve bir olan, yapıcı ve yoktan yaratıcı olan Allah Teâlâ’yı bilmektir.

Bu ilme tevhid ilmi denilir ki ilimlerin en faziletlisi, en büyüğü ve en mükemmeli budur.

Bu tevhid ilmi, zaruri olup bunu tahsil edip elde etmek, aklı olan her kese farzdır.

Şeriatın sahibi aleyhissalatu vesselam ”bu ilim her Müslüman erkek ve kadına farzdır ”buyurmuştur. ibni mace 224

Bu ilmi talep etmek için,” ilim Çin dede olsa talep ediniz” hadisi şerifi ile sefereçıkmayı, yola gitmeyi emir buyurmuştur. Beyhaki-ibni abdilber kitabulilim.

Bu tevhid ilminin âlimi, âlimlerinde en üstünüdür.

Bu sebeple, Allah Teâlâ ali İmran süresi 18.ayette veulililmi ifadesiyle bu âlimleri zikr etmiştir.

Tevhid ilminin âlimleri, bilitlak enbiyai izam aleyhimüsselam ve onlardan sonra o enbiyaya tabi ve varis olan âlimlerdir.

Bu tevhid ilmi, zatı itibarıyla şerefli, nefsi itibarıyla mükemmel olup diğer ilimleride nefy etmez.

Bilakis bu tevhid ilmi birçok mukaddimeler ile hâsıl olur.

Semavat ve gökler, felekler, seyyareler ve bütün masnuat ve mahlûkatın ilmi gibi birçok ilimler ile muntazam olur.

Bu tevhid ilminden yerinde anlatacağımız başka ilimlerde doğar.

Bilmiş ol ki malumu nazarı itibara almaksızın ilim, bizatihi şereflidir.

Hatta kendisi batıl olsa bile sihir ilmi dahi bizatihi şereflidir.

Çünkü ilim cehlin zıttıdır. Cehalet, zulmetin icabı ve levazımındandır. Zulmet, sükûn ve atalete ,boş ve faydasız şeylere aittir.

Sükûn ise yokluğa yakındır. Batıl ve dalalet bu kısımda vaki olur.

Şu halde cehaletin hükmü yokluktur.

İlmin hükmü ise varlıktır.

Varlık ise yokluktan hayırlıdır.

Hidayet, hak, hareket ve nur hepsi varlık zincirinin birer halkasıdır.

Varlık yokluktan çok daha yüksek olduğuna göre ilim cehaletten şereflidir.

Çünkü cehalet körlük, zulmet ve karanlık gibidir.

İlim ise basiret ve nurdur.

Kör ile gören, zulmet ile nur müsavi olmaz.

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurumu? Zümer süresi 19.ayet bu hakikati açıklıyor.

İlim cehaletten hayırlı olduğuna göre, cehalette cismin levazımından olup ilimde mutmainne mertebesindeki nefsi natıkanın sıfatlarından olduğuna göre, mutmainne mertebesindeki nefsi natıka cisimden şereflidir.

İlmin birçok kısımları olup onları başka bir bölümde sayıp anlatacağız.

Âlim için, ilmi talep edip öğrenmekte birçok yollar olup onlarıda başka bölümde anlatacağız.

Şu an ilmin faziletini anlayıp bildikten sonra,

İlmin mahalli, yeri, makarrı, karargâhı ve levhası olan nefsi natıkai mutmainne yi bilmek lazımdır.

Çünkü cisim, ilmin mahalli ve yeri değildir. Zira cisimler mütenahi, sonu ve nihayeti olup birçok ilimleri içine alamaz.

Cisimler, belki yazı ve nakışların bazısını taşıya bilir.

Nefsi natıkai mutmainne-mutmainne mertebesine erişmiş olan nefs ise zevalsiz ve yok olmaksızın usanmadan, melalsiz ve zahmetsiz bir şekilde, hiçbir mani olmaksızın bütün ilimleri öğrenme ve taşıma kabiliyetine sahiptir.

Öyle ise o nefsi natıkai mutmainne yi kısaca izah etmeye başlayalım.

 

(İKİNCİ FASIL)

NEFSİ NATIKA MUTMAİNNE VE RUHU İNSANİ

Bilmiş ol ki Allah Teâlâ insanı muhtelif iki şeyden yarattı.

1.si varlığını devam ettirmesi başka bir şeye muhtaç, türabi”toprak”olan şeylerden mürekkep, kevn ve fesat, oluşma ve bozulma tahtına dâhil, bulanık, karanlık, kesif ve muzlim bir cisimdir.

2.si Ecsam ve Âlatı mütemmim, muharrik, Münir ve müfret bir cevher olan nefsi natıkai mutmainnedir.

Allah Teâlâ cesedi, gıda ve besin maddelerinden terekküp ettirdi. Onu remadın cüzleriyle, yani kan molekülleriyle terbiye edip büyüttü.

Onun kaidesini ve temelini kurdu ve döşedi.

Onun erkânını, rükünlerini tesviye edip düzeltti.

Onun etrafını muayyen kıldı ve sınırladı.

Vahid, kâmil, mükemmil ve müfid olan kendi emrinden, nefs cevherini izhar etti, ortaya çıkardı.

Ben bu nefs ile gıdayı talep eden ve gıdaya ihtiyaç duyan, şehvet ve gadabı tahrik eden kuvveti,

Vede kalpten bütün uzuvlara his ve hareket dağıtan ve hayatı tevlit edip meydana getiren

Kalpte sakin olan kuvveti kast etmiyorum.

Zira bu kuvvete ruhu hayvani diye isim verilir ki his, hareket, şehvet, gadap ruhu hayvaninin askerlerindendir.

Karaciğerde bulunan, tasarruf ile gıda isteyen kuvvete de ruhu tabii denilir.

Hazm ve defi’ yani sindirim ve boşaltma, bu nefsi tabiinin sıfatlarından olup kuvvei musavvire yani şekillendirme, kuvvei namiye, üreme, gelişme ve tabii kuvvetlerin hepsi cesedin hizmetçisidir.

Cesette ,ruhu hayvaninin hizmetçisidir. Çünkü ceset kuvvetlerini ruhu hayvaniden alır.

Ruhu hayvaninin hareket ettirmesi hasebiyle amel edip iş görür.

 

NEFSİ NATIKAİ MUTMAİNNE

Ben nefs demekle şanı ancak tezekkür,

Tefekkür,

Tahaffuz,

Temyiz,

Kalbi ve akli idraka sahip,

Bütün ilimleri öğrenme kabiliyyeti olan,

Maddelerden ari ve mücerret,

Suretleri kabulden usanmayan,

Kolayca öğrenen, ferdi kâmil olan o cevheri kast ediyorum.

İşte bu mevzuubahis olan cevher, ruhların reisi ve bütün kuvvetlerin emiri olup hepsi bu cevhere hizmet ederler. Onun emrine imtisal ederler.

Nefsi natıka denilen bu cevherin, her meslek erbabına göre hususi bir ismi olup

Hükema, hikmet ehli hekimler bu cevhere nefsi natıka,

Kur’anı kerim nefsi mutmainne, fecir süresi ayet 28-29 ve ruhu emrii İsra süresi ayet 85

Tasavvuf ehlide kalp diye isimlendiriyorlar.

İsimler ayrıda olsa kast olunan mana birdir.

Bize göre kalp, ruh, nefsi mutmainne hepsi nefsi natıkanın ismidir.

Nefsi natıka faal, müdrik, anlama kabiliyetine sahip bir cevherdir.

Biz ne zaman mutlak olarak ruh veya kalp kelimesini söylersek, bu cevheri kast ederiz.

Ehli tasavvuf ruhu hayvaniye nefs adını veriyorlar.

Şeriatta da nefs kelimesi bu manada kullanılır. Zira şeriatın sahibi olan Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem ”senin en büyük düşmanın iki yanının arasındaki nefsindir. Beyhaki ve Taberani 34-45

Mealindeki hadisi şerifte buna işaret buyurmuştur.

Resulü Ekrem bu kelime ile şehevani ve gadabı kuvvetlere işaret buyurarak ”bunların iki yanın arasında duran kalpten meydana geldiğini beyan buyurmuştur.”

Bu isimler arasındaki farkı anladıysan bilmiş ol ki bu cevherden bahs edenler, bu cevheri muhtelif ibareler ile anlatıp farklı görüşler ortaya koyuyorlar.

Cedel ilmiyle maruf olan ve bilinen kelamcılar, bu nefsi cisim olarak sayıyorlar ve bu nefs, kesif cismin hizasında latif bir cisimdir deyip ruh ile ceset arasında letafet ve kesafetten başka bir fark yoktur diyorlar.

Bazılarıda ruhu, araz sayıyorlar.

Bazı tabiplerde bu sözü ve görüşü kabul ediyorlar.

Bazılarıda kanı ruh olarak görüyorlar.

Hepsi de hallerindeki kusurlu nazar ve görüşleriyle kanaat edip üçüncü kısmı ve ihtimali talep etmediler.

Bilmiş ol ki bu aksam üçtür.

Cisim,

Araz,

Cevheriferd.

Ruhu hayvani insanların sadrında ve göğsünde muallak ve boşta, armudumsu, kalp fanusuna konulmuş, sanki bir kandil ve lamba gibi yanan latif bir cisimdir.

Hayat bu lambanın ziyası,

Kan onun yağı,

His ve hareket onun nuru,

Şehvet onun harareti,

Gadap ve öfke onun dumanıdır.

Ciğerde mevcut ve var olan gıdayı talep etme kuvveti ruhu hayvaninin hizmetçisi, bekçisi ve vekilidir.

İşte bu ruhu hayvani bütün canlılarda bulunur.

Bu ruhu hayvani insanda bir cisim olup eserleri arazlardır.

İşte bu anlatılan ruhu hayvani insanı ilme ulaştırmaz. Allah Teâlâ’nın hakkını ve masnuun ve mahlukun yolunu bilmez.

Ancak bu ruhu hayvani bedenin ölmesi ile ölen esir bir hizmetçidir.

Vücutta kan ziyadeleşince hararetin ziyadeleşmesi ile kandil mesabesindeki bu ruhu hayvani söner.

Vücutta kan noksanlaşırsa bürudet ve soğuğun ziyadeleşmesiyle de söner.

Bu ruhu hayvani kandilinin sönmesi bedenin ölmesine sebeptir.

Allah subhanehünün hitabı izzeti şarii Teâlâ’nın teklifi bu ruhu hayvaniye değildir.

Çünkü behaim ve ruhu hayvaniye sahip olan diğer canlılar, mükellef olmayıp şeriatın hükümlerine muhatap değildirler.

İnsan ise kendisine mahsus ve kendisinde zait başka bir mana sebebiyle mükelleftir. İlahi emirlere muhataptır.

O mana nefsi natıka ve ruhu mutmainnedir.

İşte bu ruhu mutmainne cisimde değildir arazda değildir.

Çünkü o ruhu mutmainne Allah Teâlâ’nın emrindendir.

Allah Teâlâ “habibim sana ruhtan soracaklar o ruh benim rabbimin emrindendir. İsra süresi ayet 85

Ve ey nefsi mutmainne sen rabbinden razı, rabbinde senden razı olarak rabbine dön”fecr süresi ayet 28-29 buyurmuştur.

Allah Teâlâ’nın emri cisim ve araz olmayıp aklı evvel, levh ve kalem gibi ilahi bir kuvvettir.

Bunlar ise maddelerden farklı cevahiri müfrede olup havassıhamse ile beş duyu ile bilinmeyen makul olan akıl ile bilinen Mücerred ve yalın ziyalardır.

Bizim lisanımızdaki ruh ve kalp ise cevher kabilinden olup bozulmayı ve dağılmayı kabul etmez ve fani olmaz.

Bilakis bedenden ayrılıp şer’i şerifte anlatıldığı gibi kıyamet gününde tekrar bedene dönmeyi bekler.

Ulumu hikemiyede, yani felsefi ilimlerde de kesin deliller ve açık izahlar ilede ispatlanmıştır ki ruhu natıka diğer ismiyle ruhu mutmainne cisim ve araz olmayıp bilakis bozulmayan sabit bir cevherdir.

Biz zikr edilen hususlar ispat edildiği için burhan ve delilleri tadat edip saymaya ihtiyaç duymuyoruz.

Daha fazla tafsilat ve izahat isteyen bu fenne dair kitaplara müracaat etsin.

Biz yolumuzda ve usulümüzde akli deliller ile iktifa edip yetinmiyor ayan beyan, açık seçik hakikatlere dayanıyor ve iman gözüyle bakıyoruz.

Allah Teâlâ ruhu bazen emrine isra 85

bazende izzetine izafe ederek “ben ona ruhumdan üfledim.” hicr süresi 29 “

“deki de ki ruh benim rabbimin emrindendir. Biz ona ruhumuzdan üfledik.” Sürei tahrim 12

Buyurmuştur ki Allah sübhanehü hasis ve düşük oldukları için, süratle yok oldukları için ve bozuldukları için cisim veya araz olan şeyi zatına nispet ve izafe etmekten münezzehtir.

Şeriatın sahibi olan aleyhissalatu vesselam hadisi şerifinde “ruhlar saf halinde ki askerlerdir “Buhari 3336 Müslim 2638

“Şehitlerin ruhları yeşil kuşların havsalalarındadır. ”Müslim 1887 hadis şeriflerinde buna işaret vardır.

Araz ve cevher yok olduktan sonra varlığını devam ettiremez.

Çünkü araz, bizatihi kaim olamaz.

Cisim ise madde ve suretten terkip ve oluşumu kabul ettiği gibi, tahlil ve çözülmeyi de kabul eder.

Kitaplarda da böyle anlatılmış ve yazılmıştır.

Ayet ve hadislerden ve akli delillerden anladığımıza göre, biliyoruz ki ruh bizatihi diri ve kâmil bir cevher olup din ve imanın salahı ve fesadı bu ruhu natıkadan doğup meydana gelir.

Ruhu tabii, ruhu hayvani ve bedenin bütün kuvvetleri, hepsi bu ruhu natıkanın askerleridir.

İşte bu cevher, ayan ve eşhasıyla meşgul olmaksızın, mevcudatın hakikatini, malumatın suretini kavrar, anlar ve kabul eder.

Zira nefsi natıka melek ve şeytanı görmeden anlayıp bildiği gibi insanı görmedende insanın hakikatini bilmeye kadirdir.

Şeytan ve melek, ekseri insanlar tarafından görülmediği halde, nefsi natıka onların şahıslarını görmeye ihtiyaç duymadan onları anlar ve bilir.

Ehli tasavvuftan bir gurup cesedin gözü olduğu gibi kalbinde gözü vardır.

Zahiri göz, zahiri şeyleri gördüğü gibi akıl gözüde hakikatleri görür. Demişlerdir.

Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimizde ”her Mü’min kulun kalbi için iki göz olup bunlarla gaybı idrak eder.

Allah Teâlâ bir kuluna hayır Murad ettiğinde onun kalp gözlerini açar. Kalp gözü açılan Mü’min o gözlerle gayb olan şeyleri görür.” Buyurmuştur. kenzulümmal 3043

İşte mevzu bahis olan bu ruh bedenin ölmesiyle ölmez.

Zira Allah Teâlâ ”ey nefsi mutmainne rabbine dön” sürei fecir 28-29 emriyle bu ruhu mutmainne yi kapısına çağırıyor.

Ancak bu ruhu natıka, diğer adıyla nefsi mutmainne ölmeyip bedenden i’raz edip ayrılır.

Bu ruhu natıkanın, bedenden ayrılmasıyla hayvani ve tabii kuvvetler atıl hale gelir. Bedenin hareketleri sakinleşip sükûnet bulur.

İşte bu sükünete ölüm denir.

Tarikat ehli ki bununla sofileri kast ediyorum. Onlar şahsa itimat ettiklerinden daha çok bu ruhu natıkaya ve kalbe itimat ediyorlar.

Ruh; Allah Teâlâ’nın emrinde olduğuna binaen, ruh beden de garip gibidir. Dolayısı ile Ruhun yönü aslına ve merciine yöneliktir.

Dolayısı ile ruhu natıka tabii kirler ve günahlar ile kirlenmedikçe ve manevi gıdalar ile ibadet ve takva ile kuvvet buldukça, ruhun asıl caninibinden ve merciinden faidelenmesi, ciheti şahsiye sinden daha çoktur.

Ruhun, cevheri fert olduğunu, ruha ceset içinde bir mekân lazım olduğunu, araz olan bir şeyin ancak bir cevher ile baki ve kalıcı olduğunu anlayıp bildikten sonra sen bilmiş ol ki;

Bu ruh cevheri, bir mahalde bulunmaz. Bir mekânda sakin olmaz ve şu beden, ruhun mekânı değildir.

Ayni zamanda bu beden, kalbinde mahalli ve mekânı değildir.

Bilakis bu beden; ruhu natıkanın bir aleti,

Kalbin vasıtası,

Nefsinde merkebi ve bineğidir.

Ruhu natıkanın zatı, bedenin cüzlerine muttasıl ve bitişik olmadığı gibi bedenden ayrıda değildir.

Bilakis ruhu natıka, bedene yönelik olup bedene faideli ve bedene feyz vericidir.

Ruhu natıkanın nurunun zahir olup ortaya çıktığı ilk yer dimağdır.

Çünkü dimağ, ruhu natıkanın tezahür ettiği, hususi makardır ki;

Ruhu natıka dimağın ön kısmını bekçi,

Ortasından vezir ve müdebbir,

Sonundan ise hazine ve hazinedar edinip ittihaz etmiştir.

Ruhu hayvani bedenin bütün cüzlerini de yaya ve atlı asker edinmiştir.

Bu ruhu natıkai mutmainne;

Ruhu hayvaniden hadim ve hizmetçi,

Ruhu tabiiden de vekil edinmiştir.

Bu ruhu natıkai mutmainne;

Bedeni merkep ve binek,

Dünyayı da kendisine meydan,

Hayatı kendisine bir mal ve meta,

Hareketi ticaret,

İlmi kâr,

Ahireti maksat, merci ve gaye,

Şeriatı kendisine tarikat ve yol,

Nefsi emmareyi kendisine gözcü ve koruyucu,

Nefsi levvameyi kendisine tembihatçı ve uyarıcı,

His ve duyuları kendisine casus ve yardımcı,

Dini kendisine zırh ve koruyucu,

Aklı kendisine Üstaz ve hoca,

Hissi de kendisine talebe kılmıştır.

Rabbulalemin sübhanehü ise bunların hepsinin ötesinde mirsad ve gözetleyicidir.

Nefsi natıkai mutmainne, diğer adıyla ruhu natıkai mutmainne bu sıfat ve aletler ile beraber,

Bu kesif şahsa ve bedene yönelmez. Bizatihi o kesif ve karanlık bedene ittisal edip bitişmez.

Bilakis bu ruhu natıkai mutmainne, o kesif ve karanlık bedene faide verir.

Ruhu natıkai mutmainne, O bedenin istifade etmesi için eceli müsemmaya kadar onu, Allah Teâlâ’nın emirlerine yönlendirir.

Şu halde ruhu mutmainne bu yolculuk müddet ve zarfında ancak ilim talebi ile meşgul olur.

Çünkü ilim, ahirette ruhu mutmainnenin süsü ve ziynetidir.

Zira mal ve evlat dünya süsü ve ziynetidir.

Göz görülecek şeyleri görmekle,

Kulak sesleri işitmekle,

Lisan sözleri oluşturmakla,

Ruhu hayvani gadabı, lezzetleri ,Murad edip istemekle,

Ruhu tabii ise yeme ve içme lezzet ve tatlarını sevmekle meşgul olduğu gibi,

Ruhu mutmainne ki” bununla kalbi kast ediyorum ”ancak ilmi Murad edip ancak ona razı olur.

Ruhu mutmainne ve akıl, ömrü boyunca ilim öğrenir, ruh bedenden ayrılıncaya kadar bütün günlerini ilim ile süsler.

Hatta ilimden başka bir şey kabul etse bile aslına muhabbet duyduğu için ve o şeyin zatını Murad ettiği için değilde ilmin haricindeki o şeyi bedenin maslahatı ve faidesi için kabul eder.

Ruhu natıkai mutmainnenin hallerini, beka ve kalıcı ve daimi olduğunu, onun ilme aşkını ve arzusunu anlayıp bildikten sonra, şimdide ilmin kısımlarını anlayıp bilmen lazımdır.

O halde size kısaca ilmin kısımlarını ve sınıflarını anlatacağız.

 

 

(ÜÇÜNCÜ FASIL)

İLMİN KISIMLARI

Sen bilmiş ol ki;

İlim iki kısımdır.

Şer’i ilimler

Akli ilimler.

Şer’i ilimlerin ekserisi âlimine göre aklidir.

Akli ilimlerin ekserisi de arif olana göre şer’idir.

Allah Teâlâ “kime nur vermezse onun nuru olmaz. Sürei nur 40 buyurmuştur.

İlmin birinci kısmı şer’i ilimlerdir.

Şer’i ilimlerde iki nev’i ye ayrılır.

Birinci kısmı “usul ”hakkındadır. Buda tevhid ilmidir.

Bu tevhid ilmi cenabı hakkın zatına,

Sıfatı kadimesine,

Sıfatı fi’liyesine

İlerde anlatılacağı üzere müteaddit isimlerle sayılan sıfatı zatiyesine yöneliktir.

Bu ilim ayni zamanda enbiya aleyhimüsselamın ve enbiyadan sonra ki imam ve önderlerin ve ashabı kiramın hallerine yöneliktir.

Ayni zamanda bu ilim, ölüm, hayat, kıyamet, ba’s badel mevt, haşir, hesap ve rü’yetullah ahvaline yöneliktir.

Tevhid ilmiyle meşgul olan Âlimler, evvela kur’anı kerimden Allah Teâlâ’nın ayetlerine

Sonra Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin haberlerine, hadisi şeriflere sonrada akli ve kıyasi burhan ve delillere dayanırlar.

Kelamcılar, cedel ilmini ve kıyasın mukaddimelerini ve onunla ilişkili ilimleri felsefe ve mantık ashabından ve erbabından ve bilginlerinden almışlar. Fakat ekseri lafızları ve kelimeleri yerli yerinde kullanmamışlar.

İbarelerinde cevher, araz, delil, nazar, istidlal ve hüccet gibi kelimeleri kullanmışlar.

Lakin her lafzın her kavmin ve toplumun istilahında manası muhtelif ve farklı olup Hükema ve felsefeciler cevher ile bir şeyi sofiler ise başka bir şeyi kelamcılar ise başka bir manayı kast ve Murad etmişlerdir.

Bu risaleden maksat; lafız ve kelimelerin istilahi manalarını kavimlere ve ilmin dallarına göre incelemek olmadığı için bunları anlatmaya başlamayacağız.

Usul ilmi ve tevhid ilmi ile meşgul olan âlimlerin adı ve lakabı mütekellimundur. “kelamcılardır.”

Kelam ismi, tevhid ilmiyle meşgul olan âlimler hakkına meşhur olmuştur.

Tefsir ilmide usul ilmindendir.

Çünkü kur’anı kerim eşyanın en büyüğü, en açık olanı, en yücesi ve en aziz olanıdır.

Bununla beraber, kur’anı kerimde, Allah subhanehünün anlayış verdiği kimseler hariç her aklın anlayıp ihata edemeyeceği birçok müşkülat vardır.

Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem; ”kur’anı kerimde her ayetin bir zahiri, birde batini manası olup

Batini her mana için de yedi veya dokuz mana daha vardır ”ibni hibban 1.276 taberani10.s.105

Kur’anı kerimdeki her harf için bir had,

Her had için de bir metla’vardır. Allah sübhanehü kur’anı kerimde bütün ilimlerden,

Mevcudatın aşikârından gizlisinden, küçüğünden büyüğünden, “mahsusattan”beş duyular ile bilinen şeylerden ve “makulattan” akıl ile bilinen şeylerden haber verdi” buyurmuştur.

Yaş kuru ne varsa hepsi kitabı Mübin’de mevcuttur. Sürei en’am 59. ayette buna işaret vardır.

Akıl sahipleri Allah subhanehünün ayetlerini düşünüp tefekkür etsinler sürei Sad 29. Ayette de buna işaret ediliyor.

Şu halde kur’anı kerim işlerin en muazzamı olduğuna göre hangi müfessir onu hakkıyla tefsir ede bilir

Hangi âlim onun uhdesinden kalka bilir.

Evet, müfessirlerden her biri, gücü ve takati miktarınca şerh ve tefsir etmeye başlamış, aklının kuvveti ve ilminin kifayeti hasep ve miktarınca beyan etmişler. Hepsi dediklerini hakikat ile demişlerdir.

Lakin kur’anı kerimin tam hakikatini söyleyemediler.

Kur’anı kerimin ilmi;

Usul,

Füru,

Şer’i ve akli ilimlere delalet eder.

Müfessirler; kur’anı kerime, lügat, istiare, lafzın terkibi, ilmi nahvin mertebeleri, Hükema ve felsefecilerin işleri, ehli tasavvufun sözleri cihetiyle bakmalıdır ki kur’anı kerimin tefsiri, tahkike ve hakikate daha yakın olsun.

Şayet müfessir, kur’anı kerimi tefsir ederken bir cihetle iktifa edip yetinirse beyanlarında sadece bir fenne göre kanaat ederse beyan uhdesinden çıkamaz, kur’anı kerimin hakikatini tefsir etmiş olamaz.

Müfessire, burhan ve delil ikame etmek ve imani deliller ortaya koymak icap eder.

Hadis ilmide, ilmi usuldendir.

Çünkü nebi aleyhisselam Arap ve acemin en fasihi olup Allah sübhanehüden vahiy alan en büyük muallimdir.

Nebi aleyhisselamın aklı, ulvi ve süfli her şeyi ihata eder.

Onun kelimelerinden her bir kelimede hatta onun lafızlarından her bir lafızda esrar denizleri, rumuz ve işaret hazineleri vardır.

Dolayısı ile nebi aleyhisselamın haberlerini bilmek ve onun hadisi şeriflerini anlamak büyük bir iştir.

Nebi aleyhisselamın nebevi kelamını hakkıyla ihata etmeye hiçbir kimse muktedir olamaz.

Ancak nebi aleyhisselama ve onun şeriatına tabi olarak nefsini temizleyen ve kalbindeki eğrilikleri izale edip düzelten kimse hadisi şerifleri ve ondan gelen haberleri hakkıyla ihata edip ince manaları anlaya bilir.

Kur’anı kerimin tefsiri hususunda ve hadisi şeriflerin te’vili hakkında konuşmak isteyen kimseye evvela Lügat ilmini tahsil etmek,

Nahiv ilminde derinleşmek,

İrap hususunda zirvede olmak,

Sarf ilmini iyi bilmek lazım olur.

Çünkü lügat ilmi, bütün ilimlere basamak ve merdivendir.

Lügat ilmini bilmeyene diğer ilimlere yol yoktur.

Şüphesiz yüksek bir yere çıkmak isteyen bir kimseye evvela merdiveni hazırlamak lazım gelir.

Sonra çıkacağı yere hazırladığı merdivenle çıkar.

Şu halde lügat ilmi diğer ilimler için büyük bir vesile ve önemli bir merdivendir.

Hiçbir talebe lügat ilminden müstağni olamaz.

Öyle ise lügat ilmi aslulusuldür. Aslında aslıdır. İlim öğrenmekte temel mesabesindedir.

Lügat ilminin tahsilinde evvela edatları bilmek lazımdır.

Çünkü edatlar kelimatı müfrede menzilesindedir.

Edatları bildikten sonra,

Sülasi,

Rubai,

Hümasi,

Südasi gibi fiilleri bilmek ve tanımak lazımdır.

Ayrıca tefsir ve hadis ilmiyle iştigal edenlere, Arap şiirlerini de bilmek lazımdır.

Arap şiirlerininde evlası ve en kesin olanı cahiliyye devrindeki şiirlerdir. Çünkü cahiliyye devrine ait şiirlerde, nefsi rahatlatmak, insanın hatırını, ufkunu açmak gibi faydalar ve manalar vardır.

Bu şiirlerle, edatlarla ve isimlerle beraber, nahiv ilmini tahsil etmek vacip ve lazımdır.

Çünkü lügat ilmi için nahiv ilmi, altun ve gümüş için mi ’yar ve mihenk taşı menzilesindedir.

Keza lügat ilimi için nahiv ilmi, hikmet için mantık, şiir için aruz, kumaş için metre, hububat için ölçek gibidir.

Herhangi bir ölçü ile ölçülmeyen hiçbir şeyde fazlalık ve noksanlık bilinmez.

Şu halde lügat ilmi tefsir ve hadis ilmine bir vesile ve vasıtadır.

Kur’anı kerim ve hadisi şerifler tevhid ilmine delildir.

İnsanların kurtulması ve ahiretteki necatları tevhid ilmi iledir.

İşte bu anlatılanlar usul ilminin tafsilatıdır.

İKİNCİ NEV’İ

Usul ilminin ikinci nev’i si ilmi fürudur.

İlmi füru’ ya ilmi, yâda ameli olmak üzere ikiye ayrılır.

İlmi usul; ilmidir.

İlmi füru’ ise; amelidir.

Ameli olan ilim yani amel ve ibadetler ile alakalı olan ilim, üç hakka ve üç kısma şamildir.

1.kısım hakkullahdır ki taharet, namaz, zekât, hac, cihad, zikirler, bayramlar, cum’a, farz ve nafileler vs. gibi ki bunlar ibadetlerin rükünleridir.

2.kısım hakkul ibaddır ki iki şekilde olur.

1.si alış veriş, şirket, hibe, borç, karzı hasen, kısas, diyet çeşitleri gibi muamelelerdir.

2.si nikâh, talak, köle Azad etmek, feraiz ve miras hakları vs. gibi muakedeler, sözleşmeler ve anlaşmalardır.

Hakkullah ve hakkul ibad olan bu iki kısma fıkıh ilmi denir.

Fıkıh ilmi umumi zaruretten dolayı, bütün insanların müstağni olamayacağı, herkesin ihtiyaç duyacağı, şerefli, faideli ve zaruri bir ilimdir.

3.haklar üç kısım olup üçüncüsü de hakkunnefstir. Nefsin hakkıdır. Buda ahlak ilmidir.

Ahlak da ya mezmüme “çirkin ve kötü “olur. Bunun terki vaciptir.

Yâda mahmude ”iyi ve güzel “olur. Bunun tahsili lazım olup nefsi onunla tezyin etmek vaciptir.

Ahlakı mezmüme “kötü ve çirkin ahlak ”ve evsafı mahmude “iyi ve güzel ahlak ve vasıflar”

Kur’anı kerimde ve Resulüllah efendimizin hadisi şeriflerinde çokça zikr edilip anlatılmıştır.

Bir hadis şerifte ”kim evsafı mahmudeden biriyle ahlaklanırsa cennete girer. Buyurulmuştur. nevadürülusul fi ahadisirresul 1039 tirmizi 71 kitabulbirr.

AKLİ İLİM

İlim akli ve şer’i olmak üzere ikiye ayrılmıştı.

İlmin ikinci kısmı olan akli ilim müşkil olup hem hata hem de savab ve doğru olması mümkündür.

Akıl isabet edebilir. Yanıla bilir.

Akli ilimde üç mertebede anlatılır.

1.mertebe riyazi ve mantıki ilimlerdir.

Hesap riyazi ilimlerden olup adet ve sayıya yöneliktir.

Hendese”mühendislik”ilmide riyazi ilimlerdendir.

Hendese ilmi; miktar, eşkâl, felekler, ilmi nücum, arzın ve yerin iklimi ve bunlara benzer hususlara yönelik olup yıldızların durumu, burçların mahlûkata te’siri bunlardandır.

Musiki ilmide riyazi ilimlerdendir.

Mantık ilmi ise tasavvur ve düşünmek ile idrak olunan, eşyadaki had ve resim yollarına yöneliktir.

Mantık ilmi ayni zamanda tasdik ile elde edilen ilimlerdeki burhan ve kıyasa yöneliktir.

Ayni zamanda mantık ilmi bu kaide üzerine, müfretler ile başlayıp mürekkeplere

Sonra kaziyelere

Sonra kıyasa

Sonrada burhana gider ki burhan; ilmi mantıkın nihayetidir.

2.mertebe; akli ilim üç mertebede olup ikinci mertebesi ortasıdır ve ilmi tabiidir.

İlmi tabii sahibi;

Âlemin erkânına,

Cevher ve araza,

Hareket ve süküne,

Semavat ve göklerin ahvaline,

Fiili ve infiali, müessir ve müteessire yöneliktir.

Bu tabii ilimden, mevcudat ve mahlûkatın mertebelerini ve halleri,

Nefslerin kısımları,

Mizaçlar ve cisimlerin miktarı,

Mahsusat ve beş duyu ile bilinen şeylerin idrak ve anlaşılması tevellüt edip oluşur.

Sonra bu tabii ilim tıp ilminde düşünmeye sebep olur ki,

Tıp ilmi; beden ilmi, hastalıklar, deva ve ilaçlar ve bunlarla alakalı şeylerdir.

Asarı ulviye de tabii ilimlerin fer ’ilerinden ve kısımlarındandır.

Madenlerin ilimi ve eşyanın hususiyetlerini bilmek böyledir.

Kimya sanatını bilmek ki, bu tabii ilim ve kimya ilmi;

Madenlerin içinde hastalık taşıyan marazları tedavi etmeyi bilmeye kadar varır.

  1. mertebe;

Akli ilim; üç mertebede olup üçüncü mertebesi, mertebei ulyadır. En yüksek mertebedir.

Bu mertebe; mevcut olan şeylere yöneliktir.

Mevcut da iki kısımdır;

1-vacibulvücud; varlığı olmazsa olmaz, mevcut olması vacip ve mecburi ve zaruri olan.

2- mümkinülvucüt; var olup olmaması mümkün olan.

Bu mertebei ulya;

Bari Teâlâ’ya, Allah sübhanehüye,

Onun zatına,

Onun bütün sıfat ve fiillerine,

Onun emrine,

Onun kazasına,

Mevcudat ve mahlûkatın ondan zuhurunun tertibine yöneliktir.

Ayni zamanda bu mertebei ulya, ulviyata ve cevahiri müfredeye,

Ukulu müfarika, ayırt edebilen akıllara ve nüfusu Kamile’ye, kâmil ve olgun nefslere yöneliktir.

Keza, bu mertebei ulya; meleklerin ve şeytanların hallerine,

Nübüvvet ilmine,

Mucize ve kerametlerin hallerine kadar varır.

Ve yine bu mertebei ulya; nüfusu mukaddesenin hallerine, temiz nefslerin hallerine

Nevm ve yakaza, uyku ve uyanıklık ve rüyaların makamlarına yöneliktir.

Tılısım, büyü ve bunlarla alakalı hususlarda, mertebei ulyanın füru ve bölümlerindendir.

Bu ilmin, yani mertebei ulyanın, tafsilat ve mertebeleri çok olup anlamak için yüksek burhan ve açık izahata ihtiyaç çoktur. Lakin kısa tutmak daha evladır.

Sen bilmiş ol ki;

Akli ilim; bizatihi müfret olup bu ilimden ilmi mürekkep meydana gelir ve bunda iki müfret ilmin bütün halleri bulunur.

İşte bu iki müfret ilimden mürekkep olan ve iki müfret ilmin tüm halleri kendisinde bulunan ilim, ilmi tasavvuftur ve tasavvuf ehlinin hallerinin yoludur.

Tasavvuf ehli için iki ilimdende toplanan, açık olarak, onlara mahsus bir ilim vardır.

Tasavvuf ehlinin ilmi;

Hal,

Vakit,

Sema’,

Vecd,

Şevk,

Sekr,

Sahiv,

İspat,

mahv,

Fakr,

Fena,

Velayet,

İrade,

Şeyh,

Mürit,

Ve dahada fazlasıyla onların halleriyle alakalı şeyleri ve makamları kapsar.

Biz inşallahü Teâlâ hususi bir kitapta bu üç ilimden konuşacağız ve anlatacağız.

Şu an ki maksadımız ise bu risalede ilimleri ve sınıflarını saymaktır.

Biz mevzuyu ve konuyu kısalttık, kısa bir yol üzerine tadat edip saydık.

Daha fazlasını ve bu ilimlerin şerh ve izahını, tafsilat ve detayını ve ahkâmını isteyen, bu ilimlerle alakalı kitaplara müracaat etsin.

Şimdi söz sırası ilimlerin sınıflarını saymaya geldi.

Sen yakinen ve kesin olarak bilmiş ol ki;

Bu fenlerden her fenni ve bu ilimlerden her bir ilmi, anlamak ve bilmek için, vede taliplerin nefsinde ve aklında nakş olması ve silinmeyecek ve unutulmayacak şekilde yerleşmesi için, bir takım şartlar icap ve iktiza eder.

Şu halde ilimleri tadat edip saydıktan sonra o ilimleri tahsil etme yollarını iyi bilmek lazımdır.

Zira ilim tahsil etmek için muayyen ve bilinen ve riayet edilmesi lazım gelen yollar vardır.

Şimdi biz o yolları detay ve tafsilatıyla anlatacağız.

BİR FASIL

İLİMLERİN TAHSİL YOLLARI HAKKINDA BİR FASIL

Sen iyice bilmiş ol ki insan ilmi iki yoldan tahsil eder.

1-taallümü insani; ilmi insanlardan, bir üstazdan okuyarak, dinleyerek öğrenmek.

2- taallümü rabbani; ilmi Allah sübhanehüden ilham ile öğrenmek.

Birinci yol yani taallümü insani, bilinen, görünen bir yol ve meslektir ki bütün akıllılar bunu ikrar edip inkâr etmiyorlar.

İkinci yol olan taallümü rabbani ise iki yönden olur.

1.si hariçten taallüm ile tahsildir.

2.si dâhilden olup buda tefekkür ile iştigaldir.

Batında tefekkür, zahirde taallüm menzilesindedir.

İnsanın, kalbi ve aklıyla düşünmesiyle bir şeyi öğrenmesi, bir insandan, bir hocadan, bir ustadan bir şeyi öğrenmek gibidir.

Çünkü taallüm; bir şeyi öğrenmek bir şahsın şahsı cüz’iden istifadesidir.

Tefekkür ise nefsin, yani nefsi natıkai mutmainnenin, nefsi külliden istifade etmesidir.

Nefsi külli ise tesir bakımından daha şiddetli, talim ve öğretme bakımından da alimlerin ve akıllıların hepsinden daha kuvvetlidir.

İlimler tarladaki tohum,

Denizin dibindeki veya madenlerin içindeki ve kalbindeki cevher gibi, bil kuvve nefsi mutmainnelerde ve akıllarda ve ruhu mutmainnede merküz ve mevcuttur.

Durum böyle olduğuna göre taallüm ve öğrenme; nefsi mutmainnede, akıllarda ve ruhu mutmainnede var olan şeyin kuvveden fiile çıkmasıdır.

Talim ise o ilmi kuvveden fiile çıkarmaktır.

(Yani yerin altında var olan suyu, kuyu kazarak ortaya çıkarmak)

(yerin altındaki madeni kazarak ortaya çıkarmak)vs.

Mütaallimin”öğrencinin”nefsi, muallimin ”hocanın” nefsine benzeyip binnisbe ona yaklaşır.

Âlim; ziraatçı gibi olup mutaallim ve talebede âlimden istifade etmekte tarla gibidir.

Bil kuvve olan ilimde tohum gibidir.

Bil kuvve olan ilmi, fiile çıkarmak ise nebat ve bitki gibidir.

Mutaallim ve talebenin nefsi mükemmel olduğu zaman, meyveli ağaç gibi veya denizdeki cevher gibi olur.

Kuvvei bedeniyye”bedenikuvvetler yeme içme vs. nefse galip geldiği zaman, mutaallim ve öğrencinin uzun müddet, öğrenmeye, meşakkat çekmeye ve yorulmaya ihtiyacı olur.

Aklın nuru, hislerin ve duyuların vasıflarına galip geldiğinde ise talip ve öğrenci az tefekkür ve düşünme ile çok” taallümden”okuyup dinlemekten ve çok yorulmaktan müstağni olup çok yorulmaya ihtiyaç olmadan ilmi çabuk kavrar ve hızlı öğrenir.

Çünkü ilim öğrenmeye kabiliyetli olan nefsi natıkai mutmainne, camit, donuk ve kabiliyetsiz olan nefsin, bir senede öğrenemediği ve bulamadığı faideleri bir saat tefekkür ve düşünmeyle öğrenir ve bulur.

Şu halde bazı insanlar ilimleri taallüm ile zahmet, sıkıntı ve meşakkat çekerek, çalışıp yorularak tahsil edip elde ederken, bazılarıda tefekkür ve düşünme ile zahmetsiz ve meşakkatsiz olarak yorulmadan tahsil edip elde eder.

Taallüm ve öğrenmek için tefekküre ihtiyaç vardır.

Çünkü insan eşyanın hepsini, külliyat ve cüz’i yatını taallüme ve öğrenmeye muktedir olamaz ve güç yetiremez.

Belki insan; bir şeyi öğrenip öğrendiği şeylerde tefekkür ve düşünme ile o ilimden bir şey daha çıkarır.

Nazari ilimlerin, görerek öğrenilen ilimlerin ve ameli sanatların çoğu

Hikmet ehli hukemanın, temiz zihinleri, kuvvetli fikirleri ve keskin sezgileriyle tahsil, taallüm ve öğrenmek için fazlaca ve çok zahmet çekmeksizin ve çok yorulmadan, tefekkür ile o işin üzerinde kafa yorup düşünerek ortaya çıkmıştır.

Şayet insan, ilk öğrendiği şeylerden tefekkür ile başka şeyleri ortaya çıkartamamış olsaydı, insanların ilmi gelişmeleri uzar, kalplerdeki cehalet zulmet ve karanlığı devam eder giderdi.

Çünkü insan; cüz’i ve külli meselelerin tamamını taallüm ile bir hocadan okuyarak ve dinleyerek öğrenmeye muktedir olamaz ve güç yetiremez.

Dolayısı ile insan bazı ilimleri ve bilgileri görmekle elde eder.

İnsanların adetleri böyledir.

İnsanlar güzel şeylerden faidelenirler.

İlimlerin bazısı da sırf ve sadce fikirle ortaya çıkar.

Âlimlerin âdeti bu şekilde cereyan etmiştir. İlimlerin temelleri böyle hazırlanmıştır.

Öyle ki; bir mühendis ömrü boyunca ihtiyaç duyacağı şeylerin tamamını öğrenemez.

Bilakis; ilmin külliyat ve mevzuatını öğrenir, sonra ihtiyaç duyulan bilgileri, öğrendiği şeylere kıyas ile ortaya çıkarır.

Bir tabip ve doktorda böyledir.

Şahısların hastalık ve ilaçlarının tamamını tüm teferruatıyla öğrenmeye muktedir olamaz.

Bilakis; genel malumat ve bilgisinde tefekkür ederek her şahsı mizacına göre tedavi eder.

Müneccimde böyledir. Müneccim astronomi âlimi; ilmi nücumun külliyatını öğrenir. Sonrada tefekkür edip muhtelif hükümler ile hüküm verir.

Fakih ve edip de bu şekildedir.

Bu durum bedii sanatlara kadar böyle olur.

Mesela; biri, çalgı aletlerinden “ud” denilen aleti yapmış, bir diğeride o alete kıyasla başka bir çalgı aleti ortaya çıkarmıştır.

Bedeni ve nefsani sanatların tamamı böyledir.

Başlangıcı taallüm ile öğrenerek olmuş, diğerleride tefekkür ile ortaya çıkmıştır.

Nefse fikir kapısı açıldığı zaman, nefs, tefekkür yolunun keyfiyetini ve şeklini ve istediği şeye nasıl ulaşacağını bilir. Kalbi ve basireti inşirah edip açılır, uzunca ve çokça yorulmadan, fazla uğraşmadan, zaten nefsinde ve ruhunda bil kuvve var olan şeyleri fiiliyata çıkarır.

TALİMİ RABBANİ

İkinci yol talimi rabbanidir ki buda iki kısımdır.

1.kısım; vahyin ilkasıyla ve gelmesiyle olur. Buda ancak, nefs kemale erip hırs ve tulu emel gibi tabii kirlerden ve günahlardan temizlenip, dünyevi şehvetlerden, dünyevi istek ve arzulardan ayrılıp fani ve geçici istek ve arzulardan kesildiği zaman olur.

Bu durumda nefs, tamamıyla Allah sübhanehüye yani kendisini yaratana yönelir.

Bu durumda Nefs yaratanın cömertliğine yapışır. Cenabı hakkın faidelendirmesine ve nuruna feyzine itimat eder.

Allah sübhanehü de hüsnü inayetiyle o nefse ikbali külli ile yönelir.

Ona ilahi nazar ile bakar,

ondan bir levha edinir.

Nefsi küllidende bir kalem edinip bütün ilimleri o nefse nakş eder.

Aklı küllide onun muallimi gibi olur.

O nefsi kudsiyede onun mütaallimi ve talebesi gibi olur ve o nefs için ilimlerin tamamı hâsıl olur.

Taallümsüz olarak kimseden ilim öğrenmeden ve tefekkür süz olarak hatta düşünmeden, bütün suretler o nefse nakş olunur.

İşte bunun delili resulü ekreme hitaben “Allah Teâlâ senin bilmediklerini sana öğretti ”sürei nisa 113 mealindeki ayeti kerimedir.

Enbiya aleyhimüsselamın ilmi; mertebe bakımından mahlukatın tamamının ilminden şereflidir.,

Çünkü enbiya aleyhimüsselamın ilmi vasıtasız ve vesilesiz olarak Allah Teâlâ’dandır.

Bunun beyan ve izahı, âdem aleyhisselam ve meleklerin kıssasında mevcuttur.

Melekler uzunca bir ömür taallüm edip ilimlerin birçoğunu öğrendiler.

Hatta mahlûkatın en âlimi ve mevcudatın en arifi oldular.

Âdem aleyhisselam ise âlim değildi.

Çünkü kimseden ilim öğrenmemişti. Bir Muallim ve bir hocada görmemişti.

Melekler âdem aleyhisselama karşı iftihar edip tecebbür ve tekebbürde bulunup “biz seni hamdinle tesbih ederiz ve seni takdis ederiz. Biz eşyanın hakikatini biliriz ”sürei bakar 30 dediler.

Âdem aleyhisselam ise Allah subhanehünün kapısına müracaat edip kalbini masivadan temizledi.

Allah Teâlâ’dan yardım isteyerek rab Teâlâ’ya yöneldi.

Allah Teâlâ’da âdem aleyhisselama isimlerin tamamını öğretti.

Sonrada meleklere arz ederek “eğer sadık iseniz eşyanın isimlerini bana haber veriniz “sürei bakara 31 buyurdu.

Âdem aleyhisselamın yanında meleklerin halleri küçüldü,

İlimleri azaldı ve ilimlerinin azlığını anlayıp gurur tekneleri kırıldı. Acziyet denizinde boğuldular.

Ya rab” senin öğrettiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yok ”sürei bakara 32 dediler.

Allah sübhanehü âdem aleyhisselama “ya âdem eşyanın isimlerini onlara haber ver ”sürei bakara 33

Buyurunca âdem aleyhisselam ilmin sırlarını ve eşyanın hakikatlerini meleklere anlattı.

Böylece aklıselim sahipleri yanında vahiy ile elde edilen ilmin, çalışarak, okuyarak elde edilen ulumu müktesebeden daha kuvvetli ve daha mükemmel olduğu kararlaşıp anlaşıldı.

Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemden sonra, Allah Teâlâ vahyin kapısını kapattı.

Bu sebepten dolayı ona hatemülenbiya dendi.

O, Arap ve acemin en fasihi ve insanların en âlimidir.

O, beni rabbim edeplendirdi edebimi güzel yaptı”elmekasidulhasene 45 buyurmuştur.

Ve ümmetine ben sizin en âliminizim ve cenabı haktan en çok korkanınızım “Müslim 1110 buyurmuştur.

Onun ilmi en mükemmel, en şerefli ve en kuvvetlidir. Çünkü o ilmi, taallümü rabbani ile Allah Teâlâ’nın öğretmesiyle tahsil etmiş öğrenmiştir.

O insani taallüm ile bir insandan okuyarak, öğrenerek ilim öğrenmemiştir.

Onun hakkında Allah sübhanehü “ona çok kuvvetli olan melek talim edip öğretti “sürei necim 5 buyurmuştur.

Talimi rabbaninin birinci yönü vahiy olup ikinci yönü ise ilhamdır.

İLHAM

İlham; nefsi cüz’inin kuvvei istidadiyyesi, çapı ve kapasitesi ve saflığı miktarınca nefsi küllinin nefsi cüz’iyyei insaniyyeyi uyarmasıdır.

İlham; vahyin bir eseri ve yansımasıdır.

Çünkü vahiy, gaybi şeylerin saraheten ve açık olarak tezahürü ve ortaya çıkmasıdır,

İlham ise gaybi şeylerin tariz ile açık olmayan bir tarzda, kapalı bir şekilde, işaret ile anlaşılmasıdır.

VAHİY İLE TAHSİL EDİLEN İLME İLMİ NEBEVİ VEYA İLMİ NÜBÜVVET DENİR,

İLHAM İLE TAHSİL EDİLEN İLME DE İLMİ LEDÜN DENİR.

İlmi ledün; Allah Teâlâ ile nefsi natıkai mutmainne arasında vasıta olmaksızın tahsil edilen ilimdir.

İlmi ledün; gayb lambasından latif, saf ve temiz, masivadan fariğ ve uzak bir kalbe düşen bir ziyadır.

Bütün ilimler nefsi külli cevherinde mevcut ve malumdur.

Nefsi küllinin aklı evvele nispeti, havvanın âdem aleyhisselama nispeti gibidir.

Aklı külli nefsi külliden daha şerefli, daha mükemmel ve kuvvetli olup Allah Teâlâ’ya daha yakındır.

Nefsi külli ise sair mahlûkattan daha aziz, daha latif ve daha şereflidir.

Aklı küllinin feyiz akıtmasından, vahiy meydana gelirken, nefsi küllinin aydınlanmasıyla ilham meydana gelir.

Vahiy enbiya aleyhimüsselamın süsüdür.

İlham ise evliyanın ziynetidir.

Nefs akıldan aşağıda olduğu gibi velide nebi den aşağıdadır.

Keza; ilhamda vahiyden aşağıdadır.

İlham vahye göre zayıf olup rüyaya nispetle rüyadan kuvvetlidir.

Şu halde gerçek ilim enbiya aleyhimüsselamın ve evliyai kiramın ilmidir.

Vahiy ilmi resullere, peygamberlere mahsus olup onlara muhtaçtır.

Âdem, Musa, İbrahim, Muhammed ve diğer enbiya aleyhimüsselam gibi.

Risalet ve nübüvvet arasında fark vardır.

Nübüvvet aklı evvel cevherinden malumat ve makulatın hakikatini, nefsi kutsinin kabul etmesidir.

Risalet ise o malumat ve makulatı kabul edip istifade edeceklere tebliğ etmektir.

Bazen nefslerden bir nefs yani ruhlardan bir ruh, tevafukan bu hakikatleri elde ede bilir.

Fakat herhangi bir sebep ve özür sebebiyle tebliğ mümkün olmaz.

İlmi ledün; Hızır aleyhisselamda olduğu gibi nübüvvet ve velayete mahsustur.

Cenabı hak Hızır aleyhisselam hakkında “ biz ona tarafımızdan ledünnümüzden ilim öğrettik ”sürei kehif 65 buyurmuştur.

Emirul mü’minin hazreti ali efendimizde ”dilim ağzıma konulunca, kalbimde ilimden bin bap açıldı, her bap ile beraber bin bap daha var ”buyurmuştur.

Keza; bana bir yastık konsa ona otursam, ehli Tevrat’a Tevratlarıyla, ehli incile İncilleriyle ve ehli Kur’anada Kur’anlarıyla hükm ederdim ”buyurmuştur.

İşte bu mertebeye mücerret, yalnız taallümü insani ile ulaşılamaz.

Bilakis; bu mertebeye ilmi ledün kuvvetiyle ulaşılır.

Keza; Emirul mü’minin ali kerremellahü veçheh; Musa aleyhisselam zamanında Tevrat’ın şerhinin ve tefsirinin kırk yük olduğu anlatılır.

Eğer Allah sübhanehü bana izin verseydi sadece fatihai şerifenin şerhi ve tefsiri kırk yük olurdu ”buyurmuştur.

İşte ilimdeki bu çokluk ve genişlik ancak ilahi ve semavi ledün ilmi yoluyla olur.

Allah Teâlâ bir kuluna hayır Murad ettiğinde kendisi ile levha mesabesinde olan nefsi natıka arsındaki perdeyi kaldırır, levhada bazı gizli ilimler ve sırlar zahir olur ve sırların manaları o nefs levhasında nakş olunur.

O da İbadullahtan dilediği kimselere dilediği kadar dilediği gibi anlatır.

Evet, hikmetin hakikatine ledün ilmiyle ulaşılır.

İnsan bu mertebeye ermedikçe hekim hikmet sahibi olamaz, çünkü hikmet mevhibei ilahidir.

Cenabı hak hikmeti dilediği kimselere verir.

“kime ki hikmet verilmiş ise ona çok büyük hayır verilmiştir. Ancak akıl sahipleri tezekkür edip düşünür. Sürei bakara 269

Ledün ilmine ulaşanların çok tahsile ve talime, yorgunluk ve zahmete ihtiyaçları yoktur.

Onlar az uğraşıp çok şey bilirler

Onlar az yorulup uzunca rahat ederler.

Sen bilmiş ol ki; vahiy kesilip Risalet kapısıda kapanınca, din tamamlandıktan ve delil doğrulandıktan sonra insanlara resul ve peygamber gönderilmesine ihtiyaç kalmadı.

Allah Teâlâ” bugün sizin dininizi tamamladım ”sürei maide 3 buyurmuştur.

İhtiyaç olmaksızın ziyade faide izhar etmekte hikmete uygun değildir.

Vahiy kesildi. Lakin ilham kapısı kapanmadı ve kapanmaz. Nefsi küllinin yardımı devam eder. Çünkü insanların tekide, tecdide ve tezkire ihtiyaçları zarureten devam eder.

İnsanlar için delil olan vahiy kapısı kapandı lakin Risalet ve vahiy kesilip insanlar şehvetlerine daldıklarından ve vesveselerde boğulduklarından dolayı, tezkir ve tembihe, ikaz ve uyarılmaya muhtaç oldukları için,

Cenabı hak da kullarına karşı lütufkâr olduğunu, kullarına hesapsız şekilde rızık verdiğini insanlar bilsin

Diye, insanlara rahmet olsun, işleri kolay olsun için, Allah Teâlâ insanlara ilham kapısını açtı.

 

BİR FASIL

 

NEFİSLERİN MERTEBELERİ VE İLİMLERİN TAHSİLİ HAKKINDA BİR FASIL

Sen bilmiş ol ki; bütün ilimler insanların nefslerinde merküz ve mevcut olup insanların hepsi ilimlerin tamamını öğrenmeye kabiliyetlidir.

Bazıları sonradan meydana gelen bir arıza sebebiyle bu kabiliyeti kayb eder.

Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem hadisi şerifinde” ”insanlar Hanif olarak yani şirk ve küfürden temiz olarak yaratıldı. Fakat şeytanlar onları aldattı. Buyuruyor.

Keza “her dünyaya gelen çocuk, İslam fıtratı üzerine dünyaya gelir “Buhari 1292 buyuruyor.

Nefsi natıkai insaniye ilk saflığı ve aslında olan temizlik ve taharet kuvvesi ile nefsi küllinin kendisini aydınlatmasına ve nefsi külliden makul suretleri kabul etmesine müsaittir.

Lakin nefslerin bazısı bu dünyada hastalanıyor da muhtelif hastalıklar ve değişik arızalar sebebiyle hakikatleri anlamaktan imtina edip hakikatleri idrak edemez hale geliyor.

Bazı nefslerde hastalanmadan ve bozulmadan asli sıhhati ve sağlığı üzere kalıp hayatta oldukça ebedi olarak hakikatleri idrak etmeyi kabul ediyor.

Bu sağlam ve doğru nefsler vahyi kabul eden, mucizeleri izhar etmeye muktedir olan, kevn ve fesat âleminde tasarrufa sahip olan enbiya aleyhimüsselamın nefsleridir.

Bu nefsler yani enbiya aleyhimüsselamın nefsleri; sıhhatı asliyeleri üzere baki olup arızi illetler ve marazi fesatlar ile mizaçları değişmez.

Bu sebeple enbiya aleyhimüsselam nefslerin yani ruhların ve kalplerin tabipleri ve doktorlarıdır.

Dolayısı ile onlar insanları fıtri temizliğe davet ederler.

Şu deni ve kötü dünyada hasta nefsler ve ruhlar, mertebe mertebedir.

Bazısı zayıf ta olsa menzil ve makam hastalığının tesirindedir ki onların hafızalarına nisyan, gaflet ve unutma bulutları yerleşmiş olup onlar devamlı taallüm ve öğrenme ile meşgul olurlar ve sıfatı asliyelerini ararlar.

Onların hastalığı az bir tedavi ile iyileşir. Az bir tezekkür ve tefekkür ile nisyan ve unutma bulutları dağılır.

Bazı nefslerde ömürleri boyunca taallüm ve öğrenme içerisinde dirler. Onlar bütün günlerinde ve zamanlarında tahsil ve tashih ile meşgul olurlar da mizaçları bozuk olduğu için o kadar meşguliyetin neticesinde bir şey anlamazlar. Çünkü mizaç bozulduğu zaman ilaç ve tedavi kabul etmez.

Bazı nefslerde tezekkür edip hatırlarlar lakin sonra unuturlar. Riyazet ve perhiz yaparak Nefslerini zelil ederler ve yıpratırlar. Bunu neticesinde azıcık bir nur ve zayıf bir aydınlanma elde ederler.

Nefsler üzerindeki bu değişiklik dünyaya meyil ve muhabbet etmelerinden, kuvvet ve zafiyetleri hasebiyle dünyevi şeylerde boğulmalarındandır.

İşte bu düğüm çözüldüğünde yani bu manevi hastalıklar giderildiğinde nefsler ledün ilminin mevcudiyetini kabul ve ikrar ederler.

İlk fıtratlarının saf, temiz ve âlim olduğunu bilirler. Ayni zamanda bu kesif cesede sahip ve arkadaş olduğundan, bulanık ve karanlık bir mahalde ikamet etmeleri sebebiyle hastalanıp cahil kaldıklarını da bilirler.

Hal bu ise o nefsler; taallüm ve öğrenme ile madum ve yok olan, mevcut olmayan bir ilmi icat etmeyi

Ve var olmayan bir aklı meydana getirmeyi istemiyorlar.

Bilakis tabiatlarında ve yaradılışlarında mevcut ve var olan asli ilmin iadesini istiyorlar.

nefslere ve ruhlara hastalığın arız olması, cesedin ziynet ve ihtiyaçlarına yönelmeleri ve o cesedi düzene koymayı istemek gibi sebeplerdendir.

Evladına şefkatli olan bir baba, evladını korumaya yönelip evladının mühim işleriyle meşgul olduğu

Zaman, diğer bütün işleri unutur. Sadece evladının işiyle iktifa edip yetinir.

Ayni bunun gibi nefste fazla sevgi ve şefkatinden dolayı bedene ve onun isteklerine yönelir ve onun imarı, muhafazası ve ihtiyaçları ile meşgul olursa, zayıf düşmesi sebebiyle tabiat denizinde yani dünya meşgalesinde boğulur.

İşte bu sebepten dolayı nefs, unuttuğunu hatırlamak, kayb ettiğini tekrar bulmak için ömrü müddetince taallüme ve öğrenmeye ihtiyaç duyar.

Taallüm ve öğrenme ancak zatını mükemmel yapmak, saadete ermek için nefsin cevherine ve aslına dönmesi, gizli ve bil kuvve olanı fiile çıkarmaktır.

Nefsler kendi cevherlerinin hakikatine ulaşamayacak derecede zayıf düşerlerse şefkatli bir âlime yapışıp bağlanırlar.

Nasıl tedavi olacağını bilmeyen, sağlık ve sıhhatinde iyi ve güzel olduğunu bilen, tedavi olması için bir tabibe sığınıp şefkatli tabibe halini arz eden bir hasta gibi,

Emeline ve muradına nail olmasına yardım etmesi için şefkatli âlimden yardım isteyip ona sığınır.

Biz başından ve göğsünden hususi ve istisnai bir şekilde hastalanmış bir âlim tanıdık.

Hastalığı müddetince ömrü müddetince öğrendiği malumat ve ilimleri unutmuş, hafızasında olan her şey bir birine karışmıştı.

Bu âlim şifa bulup sıhhatine kavuştuğunda hastalık halinde ki unutkanlık gidip nefs eski malumat ve bilgilerine döndü, unuttuklarını hatırladı.

Bundan anladık ki ilimler yok olmaz, unutulur.

Mahv ve nisyanın, unutma ve silinmenin farkı şudur ki; mahv nakış ve resimlerin yok olmasıdır.

Nisyan ise nakışların karışıp güneşin yerin üstünden altına intikal etmesi gibi olmayıp bakanların gözlerinden güneşin aydınlığını örten bulut gibi olmasıdır.

Nefsin taallüm ve öğrenme ile meşgul olması, ilk fıtratta bildiği şeylere avdet edip dönmesi için nefs cevherine arız olan hastalığı gidermeye sebeptir.

Nefsin hakikat ve cevherini ve taallüm ve öğrenme ile meşgul olmaktan maksat ve muradın sebeplerini bildikten sonra sen bilmiş ol ki;

Dünyevileşerek günahlar ile manen Hasta olan nefs, taallüme, öğrenmeye, ömrünü ilim tahsiline harcamaya muhtaçtır.

Ancak hastalığa hafif, illeti zayıf, uğradığı bela önemsiz ve az, nisyan ve unutma bulutu ince ve mizacı sağlam olan nefs ve ruh, fazlaca taallüme ve öğrenme zahmetine, bu uğurda çok yorulmaya ihtiyaç duymaz.

Böyle olan nefs ve ruh biraz tefekkür ile aslına döner. Kendi hakikatine yönelir, sırlarına vakıf olur.

Böylece bil kuvve olan ilim fiile çıkar.

Fıtratındaki güzel hakikatler ile süslenir ve kemale erer,

Kısa zamanda çok şey öğrenmiş olur,

öğrendiklerinide güzel bir şekilde ifade eden bir âlim olur.

Böyle olan bir nefs ve ruh, ruhu külliye yönelerek nurlanır.

Ruhu küllide ruhu cüz’iye yönelerek feyz saçar.

Aşk ve muhabbet yoluyla aslına benzeyerek, haset ve kin damarlarını yok edip dünyanın lüzumsuz ziynetlerinden yüz çevirir.

İşte bu mertebeye ulaşan nefs, hakikati bilmiş, necat ve kurtuluşa ermiş olur ki bütün insanlar için temenni olunan ve arzu edilen mertebe budur.

LEDÜN İLMİNİN HAKİKATI VE LÜZUMU

Sen bilmiş ol ki; ilhamdan ibaret olan ledün ilmi, nefsin tezkiyesinden sonra meydana gelir.

“o nefsi Allah Teâlâ tesviye edip ona fücurunu ve takvasını ilham etti ”sürei şems 8 mealindeki ayet buna işaret ediyor.

Nefsin aslına dönüşü üç şeyle olur.

1-bütün ilimleri tahsil edip aşk ve şevkle o ilimlerden istifade etmek.

2-hakiki bir riyazet ve sağlam ve sahih bir murakabe.

Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem “kim bildiği ile amel ederse cenabı hak ona bilmediklerini öğretir. Elfevadülmecmua lişşevkani

Keza ”kim kırk sabah ihlasla amel ederse Allah Teâlâ hikmet damlalarını onun kalbinden lisanına akıtır ”buyurdu kenzulümmal 5271

3-tefekkür ile çünkü ruh, taallüm ve riyazetten sonra sistemli bir şekilde tefekkür ederse ona gayb kapısı açılır. Tıpkı usulüne riayet ederek malını pazarlayan bir tüccara kar kapısı açıldığı, aksine hareket eden tüccarın iflas ettiği gibi.

Mütefekkirde usulüne riayet ederse kalbine gayb âleminden açılan pencereden gelen ilham nuru ile kâmil bir âlim olmuş olur.

Nitekim Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem “bir saatlik tefekkür altmış senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır. Buyurdu mecmeuzzevaid 1-131

Tefekkürün şartlarını başka risalemizde anlatacağız. Çünkü tefekkürün izahı, hakikat ve keyfiyeti çok mühim olup uzun tafsilata muhtaçtır. Bunun tahakkuk etmeside Allah Teâlâ’nın inayet ve yardımıyla olur.

Şu anda biz bu risaleye nihayet veriyoruz, izahatımız ehline kifayet eder.

Allah Teâlâ kime nur vermemişse onun nuru olmaz.

Allah Teâlâ mü’minlerin muini ve yardımcısıdır.

Salatuselam Muhammed aleyhisselama, onun aline ve ashabına olsun.

Allah Teâlâ bize yeter o ne güzel vekildir.

Aliyyülazim olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir kuvvet ve çare yoktur.

Ben her an ve her zaman sadece ona tevekkül ettim.

Hamd ve sena Rabbulalemin olan Allah Teâlâ’ya mahsustur.

İMAMI GAZALİ

 

Lügatçe

Ayan: bizatihi kaim ola bilen şeyler”araz”ın zıttı

Ahadisi nebeviyye; Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin kavli, fiili ve takriri sünnetleri

Ahkâm: Müslümanın sorumlu olduğu dini hükümler

Ahlakı mahmude: güzel ahlak

Ahlakı mezmüme: kötü ve çirkin huylar

Ahval: haller

Aklıselim: sağlam ve doğru düşünen akıl

Aksam: kısımlar

Alatı mütemmime: bir şeyin eksiklerini tamamlayan şeyler

Araz: renk ve hareketler gibi bizatihi kaim olmayıp başka bir şeye ihtiyaç duyan”ayanın”zıttı

Arızi illetler: sonradan oluşan hastalıklar

Arii: soyulan

Asarı ulviyye: ulvi ve yüce eserler

Atalet: atıl, hareketsiz ve faydasız

 

 

B

Ba’s: öldükten sonra dirilmek

Bahrı muhit: okyanus

Bari Teâlâ: Allah Teâlâ

Basiret: gözle görünmeyen şeyleri akıl ile bilmek, bilinçli ve şuurlu olmak, önünü göre bilmek

Bedii sanatlar: güzel sanatlar

Bigayri hisap: hesapsız, sınırsız ve sonsuz

Bil ’itlak: kayıtsız ve mutlak, genel, umumi

Bil kuvve: fiil mertebesine varmayan fakat var ve mevcut olan bir kabiliyet

C

Canibinden: cihetinden, tarafından

Cedel ilmi: mücadele, tartışma ve akaid ve kelam ilmi

Cehil: cehalet, bilmemek

Cemii masnuat: bütün mahlûkat ve mevcudat

Cemii ulum: bütün ilimler ve fenler

Cevher: eşyanın aslı, gerçeği ve parçalanamayan bir parça, atom

Cevahiri fert: tek ve yalın cevher

Ciheti şahsiye: şahsi cihet, yön

Cüz’iyyat: bir şeyin cüzleri, parçaları

D

 

Delil: bir hükmü ispat için kullanılan şey

Deni dünya: düşük, kötü, değersiz ve alçak dünya

Dirayet: yetenek, güç, kuvvet

Diyet: kan bedeli, hata ile adam öldürme veya bir uzvuna zarar verme neticesinde mağdur veya maktulün varislerine verilen bedel ve meblağ

E

Ecsam: cisimler, bir yer işgal eden şeyler

Edatlar: harfi cerler, fiile benzeyen harfler, muzarii fiile dâhil olan muzarii fiili nasb ve cezm eden harfler ve atıf harfleri gibi hurufu meani

Ef’al: fiiller, işler, eylemler

Eflak: felekler, yıldızlar seyyareler

Ehli tarik: hal ehli olan ehli tasavvuf

Ekseri elfaz: birçok kelimeler, lafızlar

Ekseri nas: insanların birçoğu

Erkan: rükünler, asıl, temel, kaide

Esma: isimler

Esrar: sırlar, incelikler, gizli manalar

Eşhas: şahıslar

F

Faal: hareket eden, çalışan

Fakih: şer’i hükümleri çok iyi bilen

Fakr: maddi ve manevi her an her yerde, her şeyiyle cenabı hakka muhtaç olduğunun farkında olmak

Fani: yok olma

Fena makamı: fâni olmak, yok olmak, kendini kayb etmek ki fena fil ihvan, fena fişşeyh, fena firresul, fena fillah gibi mertebeleri vardır.

Feraiz ilmi: ölen kimsenin kalan malının varisler arasında bölüştürülme ilmi

Fesat: bozulma

 

G

Gadabı kuvvetler: öfke ve kızma kuvveti

 

H

Had: bir şeyin tarifi, sınır, hudut, tarif

Haddi tam: bir şeyin cinsi karibi ve faslı karibinden meydana gelen tarif. İnsanı konuşan canlı diye tarif etmek gibi.

Hadim: hizmetçi, hizmetkâr, hizmet eden

Hal: islamı güzel yaşamak, vakitleri zikir ve ibadetle geçirmek

Halas: kurtulmak

Haset: kıskançlık, başkasındaki bir nimetin elinden gitmesini kalben ve fiilen istemek

Haşir: mahşerde toplanmak

Hatemülenbiya: peygamberlerin sononcusu

Havas mertebesi: ilim ve irfan sahipleri

Hırs: aşırı istek ve arzu

Hüccet: delil

Hükema: hikmet ehli, felsefe ciler

Hüsnü inayet: güzel ve iyi yardım

İ

İrap: Arapça kelimelerin sonlarının rafı, nasıp, cer,cezim okunma hali

İ’raz: yüz çevirmek, ilgi ve alaka duymamak

İdrak: anlamak: künhüne ve hakikatine vakıf olmak

İhata: kapsamak

İkbali külli: tam manasıyla yönelmek

İktiza: icap eden gerekli kılan

İlham: feyz yoluyla kalbe gelen iyi, güzel ve faydalı bir mana ve düşünce olup şer’i şerife muvafık olduğu takdirde muteberdir. İlham sahibi hakkında delil olsada, dinde başkası hakkında delil olarak kabul edilmez.

İlmi nücum: astronomi ilmi

İlmi ledün: ilham ile elde edilen ilim

İlmin mahalli ve makarrı: ilmin yer, ilmin sabitleştiği ve kararlaştığı yer

İnayet: yardım

İnşirah: açılma, genişleme, rahatlama

İrade: her türlü hal ve hareketi cenabı hakkın rızasına uygun yapmak

İspat: bir şeyi delil ile ortaya koymak, Allah telayı ve şeriatını kabul etmek

İstidlal: bir şeyi delillendirmek, delil istemek

İstilah: kelimelerin fenlere, toplumlara göre manalarını bilmek, salat kelimesi gibi, lugatçılara göre dua, şeriattaki manası ise namazdır. istilahlara vakıf olmayanlar ayetlere ve hadislere yanlış mana verip günümüzde olduğu gibi sadece lügat manasıyla hareke ederlerse kur’anı kerimde namaz yoktur deyip inkâra saparlar.

İtimat: güvenmek

İttihaz: edinmek

İzhar: açıklamak, ortaya çıkarmak

K

Karzı hasen: hiçbir maddi menfaat gözetmeden sadece rızai ilahi için borç vermek, günümüzde ismi dahi unutulmuş bir ibadet

Kazıyye: söyleyen kimseye, söylediği sözde sadıktır veya kaziptir denilmesi mümkün olan sözlerdir ki hamliye, şartıye, muttasıla, munfasıla, mucibe, salibe, mahsusa, mahsura, mühmele kısımları vardır. Daha fazla tafsilat ve izahat için mantık ilmine müracaat edilsin.

Kemiyet: sayı adet, nicelik

Keyfiyet: hal, durum ve nitelik

Keramet: peygamberimize, şer’i şerife tam manasıyla tabi olan, takva sahibi bir kimsede görünen olağan üstü haller

Kesif: bulanık

Kesreti taallüm: öğrenmek için çok çalışmak

Kevn: oluşum

Kısas: bir insanı haksız yere bilerek taammüden ve kasten öldüren kimsenin, devlet tarafından öldürülmesi veya kasten bir insanın bir uzvunu kıran, yaralayan kimseye devlet tarafından ayni muamelenin yapılmasıdır. Kısasta hikmet caydırmaktır

Kıyasın mukaddimeleri: sura, Kübra, netice, burhan, cedel, hitabe, şiir, mugalata ve bunlarla alakalı ilmi mantık bilgileri

Kıyasi burhanlar: kesin ve kat’i netice vermek için kesin ve kati’, olan suğra ve kübradan meydana gelen kesin ve kat’i deliller

Kin: kalbinde Mü’min kardeşi hakkında düşmanlık ve kötülük beslemek

Kuvvei bedeniye: bedeni kuvvetler

Kuvvei istidadiye: istidat ve kabiliyet kuvveti

Külliyat: bir şeyin tamamı

L

Latif: var olan fakat elle tutulup gözle görülmeyen

Levazım: lazım olan, gerekli ve zaruri olan şeyler

Lügat ilmi: yabancı kelimelerin ve Arapça kelimelerin asıl manalarını bilme ilmi

M

Makulat: akılla anlaşılan, aklın kabul ettiği şeyler

Mahsusat: beş duyu ile bilinen şeyler

Mahsüsatın idraki: havassı hamse ve beş duyu ile bilinen şeyleri anlamak

Mahv: mahviyet içerisinde olup yaptığı ibadet ve iyilikleri ve kendisini hiç ve yok sayma hali

Makar: yer, durak

Malum: bilinen

Malumat:  bilinen şeyler

Mantık ilmi: kendisine riayet edenlerin zihinlerini ve düşüncelerini hatadan korumasını, doğru düşünmeyi öğreten ilim dalı

Marazi fesatlar: maddi ve manevi “bozucu” hastalıklar

Marazlar: hastalıklar maddi ve manevi

Masivadan fariğ: kalpten Allah Teâlâ’dan başka her düşünceyi çıkarmak

Maslahat: faideli ve gerekli

Masnu: yaratılan, var edilen

Melaike: kendilerinde erkelik ve dişilik bulunmayan, günah işlemeyen, nurdan yaratılmış kullar

Melal: bıkma, usanma, yorulma

Melekût: gayb âlemi

Merküz: mevcut, var

Mertebei ulya: yüksek mertebe

Mevcudat: varlık âlemi

Mevcudatın mertebeleri: varlık âleminin mertebe ve dereceleri

Mevhibei ilahi: cenabı hakkın karşılık ödemeyen kuluna meccanen bir nimeti vermesi

Mevzu bahis: bahis konusu

Miyar: ölçü, ayar

Miftah: anahtar

Mirsad: gözetleyici, görücü

Mucize: peygamberlik davasında bulunan kimsenin davasını ispat için göstermiş olduğu olağan üstü haller

Muallak: bağlı, alakalı, boşta

Muallim: öğretme kabiliyetine sahip olan kimsenin öğretmek için gayret ve çaba harcaması

Muharrik: hareket ettiren

Muhkem: sağlam

Muin: yardım eden

Mukaddime: başlangıç

Muntazam: intizamlı, tam, yerli yerinde

Mutasavvıf: tasavvuf ehli

Muttali: vakıf, anlayan

Muttasıl: bitişik

Muvaffakiyet: başarmak

Mübdii: icat eden hiç yok iken var eden

Mücerred: soyut, yalın

Müddei: iddia eden

Müdebbir: işin sonunu düşünerek ve bilerek tedbirli hareket eden

Müdrik: işin aslını, künhünü, hakikatini idrak eden, anlayan

Müfessir: kur’anı kerimi hevai hevesine uydurmadan muradı ilahiyi anlayıp anlata bilen tefsir eden

Müfid: faide veren

Müfret: tek, yalın, mürekkep olmayan, parçalardan oluşmayan

Mükemmel: tam, eksiksiz olan

Mükemmil: eksikleri tamamlayan, ikmal eden, kâmil yapan

Mümkinul vücud: varlığı ve yokluğu mümkün olan “Allah Teâlâ’dan başka her şey”

Müneccim: astronomi âlimi

Münir: aydınlatan, nurlandıran

Münşii: inşa eden var eden

Murakabe: nefsini denetlemek, terbiye etmek, kontrol etmek, ölmeden önce hesaba çekmek

Mürekkep: birleşik, cüzlerden ve parçalardan meydana gelen, müfredin zıttı

Mürit: cenabı hakkın rızasını kazanmak için şer’i şerife uygun olarak şeyhinin ve mürşidinin gösterdiği yolda giden kimse, ahiret yolcusu

Müşfik: şefkatli, merhametli

Müteaddit: birçok

Mutaallim: öğrenci, talebe, öğrenmek isteyen

Mütenahi: sonu ve nihayeti olan

Muazzam: büyük, çok büyük

Müessir: tesir eden

Müteessir: tesir altında kalan                                                                         N

Nahiv ilmi: murep ve mebnilik bakımından kelimelerin halleri kendisiyle bilinen, şer’i ilimleri öğrenip anlamaya sebep ve vesile olan bir ilim dalı

Nebat: bitki

Nefsi insaniye: insanın nefsi natıkası, ruhu ve aklı

Nefsi natıkai mutmainne: zikrullah ve murakabe ile huzur ve süküne ermiş nefs

Nevm: uyku

Nisyan: unutmak

Nübüvvet ilmi: peygamberlikle alakalı ilim peygamberlere mahsus başka kimselerde olmayan ilim

Nüfusu kâmile: kâmil, tam, olgun nefsler

Nüfusu mukaddese: kutsi, mukaddes, temiz nefsler

R

Reis: önder, başkan, lider

Resim: suret, şekil, bir şeyi cinsi ve havassı lazımesi ile anlatmak, insanı gülen bir canlı diye tarif etmek gibi

Rü’yetullah: cennette cemali ilahi ile müşerref olmak

Rubai: dört harfli fiiller

Ruhu emri: Allah telanın emrinde olan ruh

Ruhu hayvani: canlılarda bulunan ruh, can

Ruhu tabii: tabii ruh, can

Rumuz: işaretler

Rüya: sadıka ve kazibe diye ayrılan uyku halinde iken görünen şeyler

S

Sahv: manevi sarhoşluktan ayılma

Salah: düzelme

Sanii: var eden, yaratan

Sarahat: açıklık

Sarf ilmi: i’lal ve idgam yönüyle Arabi kelimelerin halleri ve durumları kendisiyle bilinen, ayet ve hadisleri anlamaya yönelik önemli bir ilim dalı

Seferi: yolculuğa çıkmak, uçarak dahi gidilse takriben 90 kilometre giden kimseler şer’an müsafir sayılıp mukim bir imama uymadığı takdirde farz namazları kısaltmak mecburiyetindedir.

Sekr: aşkullahtan mütevellit manevi sarhoşluk hali, ne dediğini bilememe

Sema: ilahi ve kaside dinlerken kendinden geçme hali

Semavat: gökler

Süfli: düşük, kötü, yaramaz

Sülasi: üç harfli fiiller

Ş

Şarii: kanun koyucu, şeriatın sahibi

Şevk: evraduezkar ve ibadatu taata istekli olmak

Şeyh: manevi bir yetki ve salahiyet ile insanlara ve müritlerine Allah subhanehünün yolunu gösteren, müritlerini allaha, Kitabullaha ve resulüllaha yönlendiren zat her yüz senede gelenlere müceddit denir.

T

Tadat: saymak

Talim: öğretmek

Tariz: bir şeyi kapalı şekilde anlatmak

Tahkik: işin hakikati, aslı ve gerçeği

Tahlil: çözme, inceleme

Talak: şakayla dahi olsa bir erkeğin hanımına seni boşadım demesi neticesinde meydana gelen ayrılık vs.

Tasavvur: düşünmek

Tashihat: doğrulamak, düzeltmek

Tekit: kuvvetlendirmek, tekrar etmek

Taallüm: öğrenme kabiliyetine sahip olan kimsenin öğrenmek için gayret ve çaba sarf etmesi

Taallümü insani: bir insandan ilim öğrenmek

Taallümü rabbani: ilmi Allah teladan öğrenmek

Tecdit: yenilemek, canlandırmak

Tecebbür: büyüklenmek

Tekebbür: kibirlenmek, kendini başkalarından üstün görmek

Tefakkuh: ilmi derinlemesine anlamak

Tefekkür: bir şeyi anlamak için düşünmek

Tahaffuz: ezberlemek, hafızaya almak

Temyiz: iyi ve kötüyü ayırmak

Tembihat: uyarmak, ikaz etmek

Tesviye:

Düzeltmek, müsavi kılmak

Tezahür: açığa çıkması

Tezekkür: hatırlamak

Tezkir: hatırlatmak

Tezyin: süslemek

Tılısım: sihir ve büyünün ince bir şekli

Tulu emel: sonu gelmeyen istek ve arzular

Türabi: toprakla alakalı şeyler

U

Ukulu müfarika: hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayırt ede bilen akıllar

Ulum: ilimler

Ulumu hikemîye: felsefi ilimler

Ulumu kesire: birçok ilimler

Ulumu müktesebe: çalışarak, okuyarak emek sarf ederek elde edilen ilimler

Ulumu tabiiyye: tabii ilimler

Ulvi: ali ve yüce

Ulviyyat: yüksek ve ali şeyler

Umur: işler

V

Vacibül vücüd: var ve mevcut olması vacip olan olmazsa olmaz olan

Vahiy: peygamberlere mahsus bir hal kur’anı kerimin vahiy ile inmesi gibi

Vakit: zaman, an, tasavvufta ise vakti değerlendirmek her vakit Allah Teâlâ ile beraber olmak

Vecd: zikir neticesinde kendinden geçmek

Velayet: takva sahibi olup cenabı hakka dost olmak

 

Y

Yakaza: uyanıklık hali

 

Z

Zeval: yok olma

Zulmet: karanlık